sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevgi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2008 Pazartesi

YENİ BAŞLANGIÇLAR

YENİ BAŞLANGIÇLAR


Her sabah güneş yeniden doğuyor, yağmurlar yağıyor, mevsimler birbiri ardına hızla gelip geçiyor, gece gündüzü-gündüz geceyi kovalıyor. Yaşamlarımıza bakıyoruz sanki oda aynı gibi. Aynı yeknesak işler, sorunlar, alışılmış sevinçler, yıpranmış sözcükler, yorgun kalpler, gerçekleşme umudu tükenmiş hayaller, neyi beklediğimizi bilemediğimiz sessiz “bekleyişimiz”.

Yıllardır dünya ve ülkemizin gündeminde olanlar, bir de bizim şahsi ve ruhsal gündemimizde olanlar hepimizi bir noktaya kadar getirdi.
Çok şeyleri bıraktık, terk ettik, bir yoldaydık ve basitçe bilebildiğimiz kadarı ile yürüdük. Çünkü bizi içten içe bu yolda yürüten bir Düşümüz vardı.
Artık huzurda, bollukta, şifada, sevgide, özgürlükte ve barışta olmak istiyorduk. Ve bunun herkes için gerçek olmasını istiyorduk.

Bir sabah kalkacaktık ve dünyaya sihirli bir değnek değmişçesine dünya ve yaşamlarımız değişecekti. Her şey düşlerimizdeki gibi olacaktı. Biz OL’muş olacaktık. Ve dünyayı da OL’durmuş olacaktık. Dualarımızla, meditasyonlarımızla, yogamızla, seromonilerimizle ve belki de iyi dileklerimizle.
Her sabah aynı umutla uyanıyoruz.
Ve bakıyoruz ki yine herşey yerli yerinde.
Yeni Başlangıçta başladı.
Neden yine aynı herşey?

Görünüşte aynı gibi ama aslında hiç bir şey aynı değil. Dünya “Görüşümüzün” yüzyıllık alışkanlığı gözlerimizden silinmek üzere.
Son bir gayret ve son bir adım.
Eğer seçersek; son kez, sonsuza kadar sürecek bir dengelenmeye gelebilir ve merkezlenebiliriz. Ve "Yeni Başlangıçtayız”.

Herşey son kez aynı gözüküyor. Son kez direniyor yaşamlarımızda “aynıyı” devam ettirmek için.

Aynı olması mümkün değil. Çünkü bizler aynı kişi değiliz.
Yapmamız gereken sebatla ve sabırla yeni olanın üzerine odaklanmak ve vazgeçmemek.
İradeyle, aşkla sevgiyle yüreğimizin sesine kulak vermek ve yaratmak. Ve azına asla asla razı olmamak.

Asıl yaratım zamanı şimdi başladı. Kadersel An’lar yaratım zamanını da birlikte açar.
Kadersel An içinde kendine özel zamanı ve mekanı taşır.
Kadersel An’ın içinde; değiştirilmek istenen ile ilgili çok yüksek potansiyeller vardır.
Daha doğrusu Yüksek Potansiyellerin, ayaklarını bizim bulunduğunuz zamana ve mekana demirlediği ve ortaya çıkışının da An meselesi olduğu anlamına gelir.
Ve bizim irade ve aşkla yüreğinizde kalarak yenide (deneyimlemek istediklerimizde) odaklanmamız süreyi ya kısaltır veya uzatır- duruma göre çözer.

Yüreğimizdekiler; vizyonlarımız, düşlerimiz önemlidir.
Çünkü “Yeni Başlangıcın” oluşum yeridir.
Fiziksel alemin görünüşü ne olursa olsun yüreğimizde durmamız ve kendimizi yeniden küllerimizden doğurmamız gereken yer burasıdır. Eğer isteniyor ve seçiliyorsa.
Ve eğer halen kendimize ne değişti dünyada veya yaşantımızda diye soruyorsak; Sevginin –Aşkın hatırı için kendimize, içimize bakabilme cesaretini bir kez daha Ruhumuzun Asaletinde bulabilmeliyiz.
Eğer seçersek yapmamız gereken; son kez, “Yüreğimize” sonsuz bir imanla sarılabiliriz.
Değişen insan eskinin kurallarından özgürleşebilir.
Ve şimdi bizler Özgürüz.
Eskinin kurallarından özgürleşmek insanın aslına rucu etmesidir.

İnsanoğlu Şimdi Burada artık özgür olduğu için Düşünü gerçek kılabilir.
Ve yüreğinden yarattığı vizyonla; Düşünü gerçek kılacak sistemleri ve kuralları yeniden yaratabilir. Ve değişim gerçekleşir. Çünkü İnsan değişmiştir.
Kurallar ve sistemler vizyonu yaratamaz. Vizyonu, İnsan yaratabilir.

Değişimin iki yönü vardır. İleriye veya geriye doğruda olabilir.
O An da olduğu durumdan İleriye olan genişleyen yükselen değişim; “değişimdir”. Yansıması mutluluk özgürlük sevinç, coşku düzendir. Ve bizler şimdi dünyanın yüzyıllık alışılmış görünüşüne rağmen yüreğimizde sevgide ve aşktayız. Çünkü değiştik.
Geriye olan, daralan düşen, değişim; “tükenişdir”. Yansıması acı tutsaklık üzüntü çöküntü ve kargaşadır. Ve eski olan “görünüş”, sistem tükeniştedir. Çünkü bitiyor. Sönüyor.

Değişim zordu ve kendimizi yol boyunca yalnız hissettik.
Çünkü her birimiz Toplumsal Bilincin “Görünüşünden” değişenler; bizler; o An’da içinde bulunduğumuz sistemin veya kuralların etkisinde olanların gözünde Asiydik. Çünkü var olan düzene uyamıyorduk.
“Kendisi” olmak yüzyıllarca dünya gezegeninde tehlike olarak algılanmıştı. Çünkü düzen ve sistemden beslenenler için tehditti. Ve tehlikeydi. Ve tehlike her zaman için ateşti.
Ve Ateş yanar. Etrafında ateş olmayanları da basitçe yakar.
Sessiz ve yalnız yapılan bir yürüyüştür.
Asi OL’An Tekbaşınadır.
Diğerleri için varolan düzende belki maddi manevi her şeyini kaybeder gözüküyorken, seçimiyle “Yeni Başlangıçta” çoktan kazanmıştır.
Kazandığı; “Kendisidir”.
“Kendisi” O’dur.
Ve “O” hazinenin kendisidir.
Asilik insanın içinde “kendisi” olma gücünü, besler. Buradan doğan meleke “cesarettir”. Ve cesaret her zaman için Yeni Başlangıçların biletidir.

Asilik; yüreğin asiliği olduğunda “Asilliktir”. Sevgiyi, özgürlüğü, barışı, paylaşımı, huzuru görünüşe çıkartır. Yaşam, yaşam OL’ur. Aziz OL’ur.
Asilik; nefsin (zihnin) asiliği olduğunda Sefilliktir. Acıyı, ayrılığı, savaşı, açgözlülüğü görünüşe çıkartır. Yaşam, zulum olur. Yok olur.

Asillik; yine kendisi OL’An değişimin içindeki değişmeyen “Sevgidir”. “Kendisinin” sevgisidir.
Aslının Sevgisi ve Aşkıdır.
Kendisine OL’An sadakatidir.

“Kendisi”; herkese ve her şeye rağmen Sevgide ve Aşkta kalarak ve An’da seçerek Asilleşir.
Ve Efendi OL’ur. Efendiler asildir. Çünkü asidir.
Sisteme, kalıplara, tanımlamalara, görünüşlere, zincirlere, maskelere, kişilere geçmişe ve geleceğe, olaylara ve kişilere bağımlı değillerdir.
Yürekte yaşarlar ve kanun her zaman Kalbin – Sevginin kanunları ve düzenidir.
Çünkü herkesin ve her şeyin yüreğinde “O” oturmaktadır.
herkes “O” Tek Kalp’tedir.
Ve kalbin kanunları herkes ve herşey için aynı hassaslık, sevgi ve aşkla işler. Ve akar. Herkes ve herşey, bilsin veya bilmesin sevilir korunur ve gözetilir. Alabildiğimiz kadarı ile.

Şimdi Burada; Yeni Başlangıçta; Insanoglunun yureginde yankilanmasi ve her hucresinde cinlamasi dileğimle sevgiyle yazıyorum.
İnsanın ilacı İnsandır.
İnsanın Çaresi yine İnsandır.
Ve güzel OL’An da Şimdi Burada budur.

Çünkü O İnsan’dadır. İnsan’da O’ndadır.
Ve O “Kendisidir”. Ve bizler “Kendimizin” sonsuz hatırlayışlarındayız. Her An’da başka bir derinlikte ve manadayız.
Dünya gezegeninde; dert, savaş zulum, hastalık, ölüm, ayrılık, sefillik, talan, yalan-dolan olabilir. Görünüştür.
Fakat Dünya gezegeninde; sevgi, aşk, yaşam, şifa, mutluluk, huzur, başarı bolluk ve Rahmet de vardır. Gerçektir.
Dert de biziz, çare de biziz. Savaşta biziz, barışta biziz. Nefret de biziz, sevgide biziz.

“Kendimizi” unuttukça dert, acı, nefret, ayrılık oluyoruz. Savaş oluyoruz.
“Kendimizi” hatırladıkça sevgi, aşk çare, barış, Rahmet OL’uyoruz. Aşk OL’uyoruz
Aşk, Sevgi, Huzur, Bereket, Başarı, Şifa, Barış Özgürlük ve Birlik “Gerçektir”.
Yeter ki “Kendimizi” sevgiyle sonsuz hatırlayışımızda OL’alım.
Ve “Kendimizi” “Gerçek” kılalım.


Yazan Nilgün Nart / 14.01.2008

19 Kasım 2007 Pazartesi

İNSAN GİBİ İNSAN – Dünya Sahnesi

İNSAN GİBİ İNSAN – Dünya Sahnesi


“Yola” koyulmuş, çağların değişiminin estirdiği fırtınada savrulan, aydınlığın ve karanlığın gerçek savaşının Şimdi – Burada, içimizde ve dışımızda her yer ve her An’da olduğunun bilincinde olan ve “Seçimleriyle” (Sevgi veya korku) din kitaplarında yüzyıllardır anlatılan “Sırat Köprüsünde” yürüyen ve “Dünya Mahşerinde” olduğunun farkında olan herkes “Efendi” olmanın savaşını veriyor.

“Kendisi”, diğerleri ve dünya için “Varlığının” nasıl olması gerektiğinin seçiyor.

Savaş yeri her İnsanın “Kalbi”.
Savaş meydanı her “olgu”.
Savaş silahı her “sözcük” her “materyal”.

“Kendi Yüreğine Giden Yola Koyulanlar” ve “Sessizce Yürüyenler”; çağlardan beri Şimdi Burada, yaşanan bu kaosun tam orta yerine tıpkı bir güneş gibi sevgiyle doğmak için yürüdüler.
Dünyadaki hayatları boyunca Şimdi Burada her yere sevgiyle akmak için, yaşam nehrinde sevgiyle büyütüldüler

Bütün Alemler, Dünya sahnesine doğacak ve Alemlere rahmet olacak “Efendileri” beklemekte.

Homosapiensin taşıdığı “İnsan Hayvan Bilinci” Dünya gezegeninden gitmek üzeredir.
Henüz gitmemiştir.
Hala pılısını pırtısını toplamaya çalışırken, son oyunlarını da giderayak döktürmektedir.

Dünyasal evrim gereği hayvan-insan doğasının etkisi altında olduğumuz Bilinçten, İnsan-İnsan Bilincine geçiş yapmak üzereyiz.

Ve yüreğine “Sessizce Yürüyen Efendiler; bu gezegene, Homosapiensi ve onunla birlikte karanlığın enerjilerini yolculamak için gelenlerdir.
Yeryüzünde yüz binlerce yıldır süren vahşetin, acının, sefilliğin, ayrılığın, savaşın ve Alemlerde süren “Enerji alarak veya aşağıya indirerek” sürdürülen oyunun son perde kapanışını “Dünya Sahnesinde” yaparak yeni bir çağı başlatmak için buradalar.

“Gönül Dergahına Yürüyenler”; Dünyada olmakta olanlara taraf olursa, galeyana gelirse, dengede ve merkezinde duramayarak; homosapiensin son döktürdüğü oyunlarda figüran rollerini kapmaya çalışırsa, son vermeye geldiğimiz dualite oyununu bitirebilir miyiz?

Homosapiens ve temsil ettiği karanlık enerjiler; “Çağların Değişiminin” son dakikasında sergiledikleri oyunlarında, gerçekmiş izlenimi yaratarak, sizin de bu oyunda gönüllü olarak rol almanız için ellerinden gelen her şeyi yaparak, gücünüzü sizden “Efendiden” almaya çalışmaktalar.

Maksatları; gelmekte olanı, sizde tecelli etmeye başlamış olanı, bölmek, sindirmek, bir tarafta bırakmak ve merkezinden oynatmaktır.

Çünkü siz oyuna katılırsanız eski tas eski hamam her şey olduğu gibi yeni adıyla ama eski içeriği ve replikleriyle devam edecektir.
Ve şimdiye kadar dualite oyunu ile beslenerek semirenler bellidir. Ve bu yeryüzünden gitmesi gereken “şeydir”.

Sizler oyuna katılırsanız, “gücün tadı damağında kalanlar” büyük bir iştahla son lokmayı da midelerine indirecektir.

Sistemden semirenler, bölmenin ve taraf olmanın kefesine, kendi sinsi hesaplarında son hamleye sakladıkları öyle ağırlıklar koymaktadırlar ki, sizle sizi karşı karşıya bırakmaktadırlar.
Bütün bunlar değil zihnimizi, yüreğimizi bulandırmaktadır.
Her yer toz dumandır. Tam bir yangın ve mahşer yeridir yüreğimiz.

Sizin yüreğiniz nasılsa, dünyada öyledir. Tam da hissettiğiniz gibidir.

Siz dengelenemezseniz, siz merkezlenemezseniz, siz sevgi olamazsanız, siz kendiniz ve diğerleri için seçmiş olduğunuz “Geçeğinizde” duramazsanız, başka kim durabilir?
Dünyada daha yola koyulmamış hangi canlar buna dayanabilir?

Quantum Sıçrayışını gerçekleştiren dünyayı ve İnsanoğlunu zor “durumlar” ve “An’lar” beklemektedir.
Kimine göre “kıyam”, kimine göre “kıyamet” olacak “Anlar” gelmiştir.
Kiminin kıyameti, kiminin de kıyamıdır.

“Efendiler”; kıyam mı edecek; ayağa kalkarak “Kendisi” “Gerçeği” ve “Sevgimi” olacak, yoksa taraf olarak, ateşe körükle giderek, galeyana gelerek kıyametin orta yerinde mi duracak?

Her ikisi de pekaladır. İki seçimde kutsaldır. Yeter ki ne seçildiğinin farkında olunsun.
Farkındalık ve bilinç her şeydir.
Yolunuz ve içinize yaptığınız “Sessiz Yürüyüş” öyle bir “Yürüyüştür” ki; her An öldüğünüz nefsinizden yeni bir “Efendinin” “Kendinizin” canını yaratmakla alakalıdır. Yaşamı ve Varlığınızı, kısaca siz olan dünyayı veya kaosu nasıl ve niçin yapılandıracağınız ve nasıl ve niçin yaşayacağınız ile alakalıdır.

Bu toz dumanın alev alev yananın içinde her şey aynıdır. Materyaller, sözcükler, araçlar, nedenler, sonlar, başlangıçlar.
Nerede duracaksınız?
Nereden başlayacaksınız?
Ne için yapacaksınız bütün bunları?

Sevgi ve Aşk için. Güzelliğin doğası için. Ruhunuzun asaleti için. İnsan tadında ve insan onuruna yakışır bir şekilde bu dünyada yaşamak için. Siz, diğerleri ve Dünya için.
Yüreğinizde her şey olan “Kendinizi”, “Efendiyi” bu dünyada gerçek kılmak için.

Şimdi - Burada tam zamanı.
Çok kolaydır her şey sütlimanken “Sevgi” olmak. Merkezde durmak. Dengede olmak.
Ve çok zordur Şimdi Burada tam savaşın ortasında, ateşin içinde denge olmak. Sevgi ve farkındalık olmak. Ama tam da zamanıdır OL’manın.
Çünkü her zaman için demir tavında dövülür

Yüreğinizden, Sevgiden, Güzellikten, Huzurdan oluşturacağınız zeminden, bu merkezden ayrılmadan ve dengede kalarak, aynı görünen şeyleri, dünya toplumsal bilinçliliğinin çamurundan savaş alanından alarak ve temizleyerek ve sevgi yükleyerek ve tekrardan tekrardan her An’da bu temizliği ve yerleştirme işlemini yaparak “Kendimiz” OL’ma zamanıdır.

Dünyadaki bütün anlamlar ve sözcükler kirlenmiştir.
Anlamları ve sözcükleri bir taraftan temizlerken bir taraftan da yeniden manalandırmalı, sevgiyle yıkamalı ve yüreğimize almalıyız.

Yoksa sevgiyle yıkamadan yüreğimize alacağımız her neden, anlam, sözcük, düşünce ve eylem biz olan bütünü bulandıracaktır. Tek bir sözcük ve anlam dahi sevgiyle yıkanmadan yüreğimize alınırsa ve nedenimiz yapılırsa, her şeye biz olan her yere yayılır. Ve biz “kendimiz” olamayız.

Taraf olmak; (nedeni ve gerekçesi ne olursa olsun) iyide kötüde, güzelde çirkinde, savaşta barışta, haklıda haksızlıkta durmak dualistik bir yaklaşımdır. Dualitede durmaktır.

Kutuplara yüklenen değerler, zıtlarını da birlikte getirir. Bunları ayıramayız. Tıpkı bir paranın iki yüzünün tek olması gibidir.
Paranın iki yüzü varsa para, paradır.
İyi, kötü varsa iyidir.
Güzel, çirkin varsa güzeldir.
Barış, savaş varsa barıştır.
Kötüden dolayı iyiyi görüyorsanız ikiliktesiniz. Çirkinden dolayı, güzeli istiyorsanız ikiliktesiniz. Savaştan dolayı barışı seçiyorsanız ikiliktesiniz.
Haksızlıktan dolayı adalet istiyorsanız ikiliktesiniz.

“Kendisi” olmamış, “Sevgi” olmamış, hala nefsinin kafesinde ve oyunun içinde oturan insanın barışı, güzeli iyiyi istemesi hiçbir şeyi değiştiremez.
Çünkü bu kaçıştır. Kutuplar arasında savruluştur. Homosapiensin binlerce yıldır geliştirdiği “hayatta kalma” refleksiyken, var olma şekline dönüşmüş başka bir güç alma, sömürme şeklidir.
Emperyalizmin en güzel maskesidir.
Küresel Sermayenin ve temsil ettiklerinin sloganıdır.
Medeniyetin Tek Dişi Kalmış Canavarlarının, İnsan Ruhunu yerle bir edeceği son silahıdır.

Çünkü nefs sabit bir merkez değildir. Çünkü “Kendisi” değildir.
Her An çeşitli toplumsal ve psikolojik akımlarla ve etkilerle diğer kutbun, değerlerine kayması “An” meselesidir. Seçimlerinde duramaz. Çünkü nefsin ihtiyaçları vardır. Zarar görme ihtimali vardır. Ve hayatta kalma gibi genetiğine işlenmiş bir “Nedeni” vardır. Ve bunun için her şeyi yapabilecek cehalettedir. Ve aracı her şeydir; petrol, doğal gaz, silah, ilaç sektörü, insanlar, ırklar, her türlü değerler, bölgeler, can alıcı konular, teknoloji….kısaca her şeydir.

Ve İnsanoğlu için bu saatten sonra sadece hayatta kalmaya çalışmak, varlığını bu gezegende devam ettirmesi için yeterli değildir.
Mekan ve zaman öyle bir An’dadır ki; bir tek “Kendisi” OL’mak ve “Sevgi” OL’mak varlığını baki kılacaktır.

Yeni doğmakta olan “Gerçek İnsanın”, “Efendinin” hayatta kalmak için bir nedeni yoktur. Çünkü kendisi hayattır.
Efendinin zarar görmesi gibi bir şey söz konusu değildir. Çünkü “Kendisi” her şeydir ve “Sevgidir”.
Zararsızlık her şeyin kendisi gibi görülmesinden doğan bir biliş ve duruştur. İllaki güvence aranıyorsa Efendi için “Güvence” kendini bilmek ve her An seçimleriyle ve seçimlerinde duruşuyla yani “sabrıyla” kendini ve yaşamı yarattığının farkında olmaktır.

Efendinin ihtiyaçları yoktur. Kendisi Rahmettir. Kendisi sırdır. Kendisi Sır ve Rahmet olanın ihtiyaçları değil, yüreğinde yaşamak istediği deneyimleri ve arzuları vardır.

Hazine kendisidir.
Hazine kendisi OL”An’ın; koşulu, ihtiyacı ve zararı olabilir mi?
Kendisi Her şey OL’An’ın; bir tarafta durması söz konusu olabilir mi?

Efendi-Bilge; dünyada var olurken ama dünyaya ait değilken, homosapiensin en sevdiği oyun araçlarından “silahı”, gerekçesi ne olursa olsun hiçbir nedenle elinde tutmayandır. Oyuna katılmayandır.
Ve silahı elinde tutmadığı için de hiçbir zaman ne ilk kez ne son kez ateşleyendir.

Dünyanın ve kimin gündemi ne olursa olsun, “Efendi” hangi oyunun içinde olursa olsun gündemi değişmeyendir.
Eğer illaki bir silahtan söz etmek gerekiyorsa ”Bilgenin” “Efendinin” silahı; “Kendisi Olmaktır” “Sevgi Olmaktır” “Farkındalıktır“.

Efendinin” kendisi ve duruşu, “Kendisini” sevgiyle gerçekleştirmesi ve sevgi olması en büyük silahıdır.
Ve bu da savaşmadan, savaşma sanatıdır.
Dolayısıyla savaş değil, üstatlıktır.

Yoksa; Bilge kişi elinde silah tutarsa taraf olmuş olur. İkilikte olur. Ve taraf olduğu için aslında hiçbir zaman Bilge ve kendisi olmamış olur.

Olsa olsa elinde silah tutan; Bilgelik Oyunu oynayan Spritüel Egodan başkası değildir.

Karanlıkların içine doğan sahte güneş, Bilgelik Oyunu oynayan şarlatan kral, komik kurtarıcı, dilinin ucundaki söylemleriyle kendisiyle birlikte herkesi oradan oraya savuran, sulu derelere götürüp susuz getiren ve yüreklerdeki sevgiyi ve insanoğlunu sonuna kadar sömüren, gücünü –yaşamını çalan sahte kurtarıcı ve Mesih, hepsi ….. ama hepsi Nefstir.

Efendi olmadan, “Kendimiz OL’madan; istenen iyilikten, verilen adaletten, yürünen yoldan, anlaşılan barıştan, teslim edilen güçten, yapılan savaştan hiç kimseye fayda gelmez.

Bu nedenle Sonsuzluğa ve Sınırsızlığa sıçradığımız Quantum alanında, İnsanoğlunu merkezinde ve dengesinde tutabilecek olan tek şey “Sevgidir”.

Nedenler ve Sonuçlar artık birlikte gelmektedir. Ve herkesin kendisi ile baş başa olacağı An’lar Şimdi-Buradadır. Özgür İrade Yasası gereği herkes kendi kendisinden sorumludur.

Çünkü; “Özgürlük”, kendi kendinin sorumluluğudur.
Bu demek değildir ki hiçbir şey yapmayacağız.

Tabiî ki yapacağız. Ama sevgiyle farkındalıkla nereye gittiğimizi ve diğerlerini de nereye götürdüğümüzü bilerek yapacağız.

Sonuçları görerek sevgiyle “neden” olacağız. Gücümüzü vermeden, güç talep etmeden, hiç bir şeyden ve hiç kimseden beslenmeden ve beslemeden yapacağız.

Savaş meydanlarında ölenin ve öldürenin, sefilliğe neden olanın ve sefil olanın, zulmedenin ve zulüm görenin, her şeyin “O” olduğunu görerek ve bilerek sevgiyle düşüneceğiz, hissedeceğiz, seçeceğiz söyleyeceğiz ve eyleyeceğiz.

Eğer “Sevgide” durabilirsek; “İnsan gibi İnsan” OL’manın FARKINI; her şeye ve herkese, bütün bu oyuna- oyunun gücüne rağmen ve herkes için hep birlikte yaratacağız.

Ülkemizde ve Dünyada gelişen son olaylardan dolayı olmakta olanın da görülmesi ve iyi anlaşılması gerekir.
İnsanın Üstünlüğü hangi milletten olursa olsun “İnsan” olup olmadığıyla değer bulur.
Ve bütün insanlık için geçerli olan “birincil” değer önce “İnsan” olabilmektir. Daha sonra hangi millete aitse o kimlikte olmak ikincildir. Bu sıralama da savaşlarda çıkmaz sorun da çıkmaz.

Ayrıca her insan gibi, her ırkın da bir kaderi vardır.
Ve “Kader” yeryüzünde Yaşam adına üretilen değerdir. Ekilen tohumdur.

Bizler Türk olmayı; “Yaşam” için ve “İnsanlık” için ürettiğimiz değerlerde aramalıyız.

Ve Osmanlı’nın ürettiği ve bizim de üretegeldiğimiz en önemli değer, Özgür İradeye saygı “değeridir”.

Osmanlının hakimiyeti ve yıkılışı, Türkiye Cumhuriyetin doğuşu ve var oluşu sürecinde; İmparatorluktan terk edilen topraklarda; hakimiyet altındaki ırklar kendi kültürel özelliklerini dillerini dinlerini kaybetmemiştir. Yunanlı yunan olabilmiş. Arap arap olmaya devam edebilmiştir.
Ve 700 yıl başka bir ırkın hükümranlığı altında yaşamak "kendi kimliğini" unutmak için uzun bir süredir.
Osmanlı bu değere dokunmamıştır. Nedeni ne olursa olsun veya ne şekilde uygulanmış olursa olsun sonuçta terk edilen topraklarda kimlik kaybı söz konusu değildir. Görünüş ortadadır.

Dünyada emperyalist güçler tarafından sömürülen ülkelere ve hallerine bir bakınız. Değil özgürlükleri, kimlikleri, dilleri, dinleri, maddesel varlıkları dahi kalmadı. Kızılderililer, oberjinler, Afrika ülkelerinde ve Ortadoğu’da olanlar ve daha bilemediğimiz nice yerde gerçekleşmiş olan vahşet ortadadır. Dünyanın neden bu kadar sefillik açlık ve acının içinde olduğu da bellidir.

Türkün dünyaya ve tarihe ektiği değer "Özgürlüktür". Ve gelinen zamanların doğasından ve hasat mevsiminden her ırk ve insan ektiğini biçmek zorundadır.

Ve Atatürk'ün üzerinde ısrarla durduğu Türk Irkının Bağımsızlığının ve Özgürlüğünün sürekliliği kadersel olarak tecelli etmektedir ve edecektir.

Belki de Atatürk; “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki akan asil kanda mevcuttur” demekle, bu kadersel bağlantıyı işaret etmek ve bağlam kurmak istemiştir.

Merkezimizde dengede kalarak, sevgiden, özgürlükten, ruhumuzun asaletinden ödün vermeyerek; Ruhumuzu ve diğerlerinin Ruhlarını özgür kılmamız gerekiyor ki şu dünyada huzur bulup hep birlikte İnsan tadında yaşayabilelim.

Kaderimize, mirasımıza, “Kendimize”, sevgiye sahip çıkmamız ve yaşamamız dileğimle

“Sevgi ve merhamet insanlığın; hiddet ve şehvet ise hayvanlığın vasıflarındandır ve savaş, çocukların kavgasına benzer; hepsi de anlamsız ve saçmadır.” Mevlana
“Halkın ayrılığı, aykırılığı addan meydana gelir, manaya ulaşan esenleşir” Mevlana

Yazan Nilgün Nart

7 Kasım 2007 Çarşamba

DÜNYA İNSANLIK AİLESİ

DÜNYA İNSANLIK AİLESİ


İnsanoğlunun psikolojik ihtiyaçlarından bir tanesi olan “bir yere ait olma” duygusu veya ihtiyacı yaşadığımız yüzyılda üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
Ait olma ihtiyacı, insanın kendisini eksik hissetmesi ve tamamlanmak istemesi ile ilgilidir. Kabul görme, sevme ve sevilmeyle tamamlanır ve tatmin edilir.

İnsanlar; değişik zamanlarda ihtiyacına göre bir guruba, bir partiye, bir ideolojiye, bir dine, tarikata v.s ait olabilirler. Bu ait olmak bilinçli seçimle gelen bir aidiattir. Bir ırka, millete ve aileye ait olmak ise doğumla gelen bir seçimdir.

İnsanoğlu kendisini eksik, aciz, zavallı, yetersiz, değersiz hisseder. Ait olduğu “şeylerin-yerlerin” değerleriyle kendini tamamlamaya çalışır. Fakat ne yaparsa yapsın nereye ait olursa olsun bir türlü tamamlanamaz. ( Guruplar içinde de bireysel bazda güç alarak ve güç vererek enerji tamamlama oyunları oynanması da başka bir hikayedir).Tamamlanma eylemi “Kendisinin” dışında arandığından her girişim, eksikliğin yarattığı gittikçe derinleşen hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Dışarıda dış dünya vardır. Bazen her ne kadar tinsel içerikli guruplarda “içe ait olanlar” konuşuluyormuş veya oluyormuş gibi olsa da bütün her şey dışsal şekillerde – dışarıda gerçekleşmektedir.
Bu aidiatlerde ne kadar uzun süre oyalanılıyorsa, içsel hayal kırıklığının, acının, eksikliğin boyutları ve varlığın tükenişi de o oranda artar.

İnsanoğlunun; tarihin başlangıcından beri süren uzun yolculuğunda öyle bir can alıcı noktaya gelinmiştir ki, bu dünyada huzur bulabilmesi için binlerce yıldır ait olduğu kimlikleri sorgulaması gerekmektedir.

Yeryüzünde olan savaşların, zulümlerin, sefaletin, acının ve ayrılığın nedeni üzerimize yapıştırdığımız ve biz olduğunu düşündüğümüz kimliklerimizdir.

Şu millettenim, şu dindenim, bu ırktanım, şuna inanırım, şu guruba üyeyim, bu mürşide giderim, bu muhterem zatın dediklerini yaparım v.s gibi söylemlerin ve “kendini” oldurmaya çalışmaların bir sonu yoktur.

Tüm uğraşlar dipsiz bir kuyudan başka bir şey değildir. Bütün bu uğraşılar; dünyada refahı, saadeti, başarıyı, hayatta kalmayı, Öte Alemde veya Yüksek Boyutlarda Cenneti, Galaktik kimlikleri, payeleri imkanları bilgileri almak ve Ol’mak için can hıraş bir mücadelenin içine girerek, kendini her vesile ile insan kardeşlerinden ve dünyadan ayıran egodan başkası değildir.

Binlerce yıldır insanoğlunu ve yaşamını sömüren dünyasal veya galaktik varlıklar insanın bu kimlik arayışından, kurdukları kurumlarla sistemlerle tarikatlarla ideolojilerle kendi egolarını tatmin etmektedirler. İnsanoğlunun gücünden beslenmektedirler.

İyi veya hayrımıza hizmet ediyor görünse bile eğer bir sistem, ideoloji, düzen; bizim içimizde acizlik, yetersizlik, değersizlik, bağımlılık, korku, tükeniş yaratıyorsa ve bu aidiyeti yitirmeyle kaybedeceklerimiz (maddi manevi) bizi bu oluşumlarda hala tutmaya devam ediyorsa, biliniz ki gücünüzü sizden alıyorlar. Sizden besleniyorlar.

İnsanoğlunun hayrına hizmet edebilecek yeğane kimlik “İnsan Kimliğidir”.
Ve bu da aslında İnsanın ilk değeri ve ilk kimliğidir

İnsanoğlunun; artık Evrensel İnsan” olabilmesi için, şimdiye kadar ki bütün kimliklerini terk etmesi ve sadece “İnsan Kimliğinin” içine yerleşmesi gerekmektedir.
Ve bunun için insanın tek ihtiyacı olan “Kendisi” olmaktır.

Geldiğimiz zamansızlık ve mekansızlığın doğasından, dünyamıza ve insanlığa yüzlerce sen önce gelmiş öğretiler, dinler, gelmekte olan yol gösterici, yükseltici ve insana oraya aitmiş hissi ve algısı kazandırmaya çalışan bilgiler, sistemler bütünlükler, her ne kadar bizim hayrımıza hizmet ediyor görünürse görünsün ve gerekçesi ne olursa olsun, İnsanlık kendisine “sunulan” hiçbir şeye ait değildir. Hiçbir sisteme, öğretiye, ideolojiye, bütünlüğe ve “Kadere” ait değildir.

Her insan tek tek, önce “Kendisine” sonra İnsanlık Bütünlüğüne sonrada Dünyaya aittir. Ve bunların “oluşunun” bütün bilgisiyle kendi yaratacağı “Kadere” aittir.
Dünya ve İnsan bir Bütündür.
İnsanlık bir Bütünlüktür.

Dünyanın toprağından, elementlerinden oluşan bedenimiz ve bedende manyetize olan, tekamül eden Ruhumuz Alemde efendi olarak görünüşe çıkmaktadır.
Bu her birimizin; Dünya Ana’dan ve İnsanlık Bütünlüğünden, Efendi olarak doğmamız anlamına gelir.
Bu nedenle Evrende çeşitlilik oluşabilmektedir.
Her şey Tek Ruhsa ve “aynı” enerji her yerdeyse ve O her şeyse, Alemdeki çeşitlilik ve çokluk başka türlü nasıl ortaya çıkabilirdi ki?
Bu oluşum; Teklik içindeki Bütünlükler için, tıpkı dünyadaki parmak izine benzer özel bir kimlik ve enerji imzası demektir.

Bu nedenle hiçbir zaman ve hiçbir şekilde başka bir yere veya bütünlüğe ait olamayız. Çok istesek de olamayız.
Bizler Dünya İnsanlığına aitiz.

Bizlerin Bütünlüğü, Dünya İnsanlığıdır.

Herhangi bir şekilde nedeni ne olursa olsun dünyaya bilgi ve yardım etme kisvesi altında kainat bilgilerini ve sistem düzenlerinin bilgisini, sırlarını dünyada birileri vasıtası ile vermeye çalışan bütünlükler kendi bütünlüklerine hasat için bütün bunları yapmaktadırlar.

Evrende en makbul “Hasat” her Varlığın kendi hasatını kendisinin yapmasıdır. Kendini hasat etmesidir.

Özgür İrade Yasasının en saf ve yalın anlamıyla tecelli ettiği Varlığa çıkış şeklidir.
Evrenlerin ve Alemlerin çeşitliliğinin de temel yasasıdır.
Çünkü her varlık “Kendisi” olduğunda güzeldir.
“Kendisi olduğunda özgürdür.
Kendisi olduğunda “özeldir”. “Farklıdır”. Ve “eşittir”.
Ve “eşitliğin” her nimetinden yararlanabilmek için de “Kendisi” olması gerekir.
Ve boyutlarla sistemlerle düzenlerle paylaşıma da ancak “eşitlik” olgusu gerçek kılındıktan sonra geçilebilir. Daha önce değil.

Bu nedenle Dünya Ananın toprağından görünüşe çıkmış ve Efendilik yolunda yürüyen bir varlık olarak, başka bir annenin (Bütünlüğün, Sistemin, Düzenin) çocuğu olamayız.
Bu çok açık ve nettir.

Olsak olsak “Yem” oluruz. Köle oluruz. Deney malzemesi oluruz

Ama Efendi olamayız.
Efendi eğer toprağı varsa ve toprağına aitse Efendidir.

Öz evlatlığı kabul edip Efendi olarak bütünlüğünüze yerleştiğiniz zaman Evrenin bütün sırları keşfetmeniz için sizin emrinize amadedir.
Hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur.

Bilgi peşinde koşarak bir takım galaktik uygarlıkların sistemlerine teknolojilerine bel bağlayarak kendimizi “yem” konumuna getirirsek, hasatlarının meyvesi olursak, bu evrende ulaşabileceğimiz hiçbir yer yoktur. Buradaki sır ve gizem; hasatı yani sizi bir şekilde elde edenlerin ( mesajlarıyla, verdikleri taktiklerle, tekniklerle) sırrına erebilirsiniz.

Ama “Kendinizin” ve kainatın sırına değil.
Varlığın amacı “Kendi” sırına ve kainatın sırrına ermektir.
“Kendisi” dışarıda değil. İçerdedir
“Kendi” sırrı dışarıdaki bilgide değil, kendi çıkış yaptığı topraktaki, ait olduğu Bütünlükteki ve yüreğindeki sırdır.
Verilen mesajlar, bilgiler teknikler öğretiler bir yere kadar size belki hizmet edebilir, fakat bir yerden sonra terk etmek insanın kendine olan sorumluluğudur.

Taşıma suyla değirmen dönmez. Belki bir devir belki iki devir yapabilir. Bu değirmenin çalıştığı anlamına gelmez.
Dışardan alınan bilgiyle insan kendisi olamaz. Bir yere kadar gelebilir. Doldurma bilgiyle geldiği yer kendisi demek değildir.

Öğretiler, bilgiler, mesajlar, dinler, Galaktik bütünlüklerin bildirileri hepsi insanı bu noktaya getirebilmek değirmene taşınan bir kova sudan ve aşılıp geçilmesi gereken bir basamaktan başka bir şey değildir.
Vakit gelmiştir. Artık her şeyi bırakıp yüreğimizin içindeki okyanusa atlama ve oradaki kitabı ve manaları anlama ve OL’ma zamanıdır.




Ve İnsanoğlu tek bir sistemin bütünlüğüne sığacak kadar küçük bir varlık da değildir.

İnsanoğlu bütün kainatın bilgisini kendinde saklayan ve ancak kendi sınırsız bütünlüğüne sığabilecek ve oradan da alemlere taşabilecek büyük bir “Varlık” Potansiyelidir. Görülür, inanılır ve gerçek kılınırsa ne ala.

Yeter ki insan bunun farkında olsun. Değerini bilsin. Üzerine yağan lütfu görsün.
Varlığına İnsan kardeşlerine gezegenine yaşama sevgiye ve yüreğine sahip çıksın ve bütünlensin.

Bu nedenle insanoğlu galakside ki yardımsever (?) bütünlükler, sistemler, varlıklar için çok lezzetli, büyük ve değerli bir yemdir.


Acizlik, bilgi peşinde koşmak galaktik bilgi kırıntılarıyla uğraşmak, tozlu öğretiler, ritüeller zavallılık üvey evlat olmak, yem olmak, dilencilik yapmak ve bütünlüğüne ihanet ve delalet içinde olmak İnsanoğluna yakışmaz.

İnsanoğluna; insan onuruna yakışan bir şekilde, ayağa kalkarak kendine, insan kardeşlerine, gezegenine sahip çıkmak ve İnsan Ruhunun asaletinde durarak Dünya ve Evrende fark yaratmak yakışır.

Her şeyin tüm şiddetiyle etrafımızda döndüğü bir süreçte sarılabileceğimiz ve iman edebileceğimiz sadece yüreğimiz ve insan kardeşlerimiz ve gezegenimizdir.

Bütün kimliklerimizi terk ederek sadece İnsan kimliğine yerleşmemiz, Dünya ve İnsanlık için, savaşın, zumlun, acının ayrılığın sefaletin de bitmesi anlamına gelir. Ve tarihin tozlu sayfaları sizlerin seçimiyle kapanır.

Ve böylece İnsanlık olarak Yeni Çağın şafağını hep birlikte huşu içinde nihayet seyreyleyebiliriz.

Vakit Şimdidir
Mekan Dünya Gezegenidir
Bütünlük Dünya İnsanlık Ailesidir.


Yazan Nilgün Nart

22 Ekim 2007 Pazartesi

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ


21 yüzyıl; gözlerimizin önüne serdiği şiddet ve acı dolu Dünya ve İnsan dramasına rağmen; İnsanoğlunun uzun Evrim yolcuğunda bir dönüm noktası olacak.
İnsanlık; sefalet, açlık, hastalık, savaş, kargaşa, felaket, yalnızlık ve radikal değişimlerin kaosunda kıvranıyor.
Hep birlikte gidebileceğimiz ve insan Tadında yaşayabileceğimiz bir yer arıyoruz. Uzaklarda böyle bir köy var. Henüz şu An gidemesek de bu köy bizim köyümüz.
Bize yüreğimizin vaad ettiği bir köy. O köyü görebilmemizin tek bir olasılığı var. Yüreğimizde yaşamak. Çünkü sadece kalbimizde yaşayabildiğimizde bu “Köyün” yolları ve kendisi görünür oluyor.
Her şey bizden gelip gittiğinde ve zamanlar tüm An’ları tükettiğinde bile yüreğimiz bizim.

Ve biz yüreğimizde yaşadığımızda, bir çiçek gibi nedensiz açabildiğimizde, yağmur gibi nedensiz yağabildiğimizde, Gerçek İnsanoğlu gibi nedensiz ve amaçsız verebildiğimizde ve paylaşabildiğimizde “Yuva” herkes için görünür olacak. Yaşam, yaşam olacak. Gerçek olacak. Ve Akış olacak.

Akmak basitçe yansımak veya vermektir.
Akışın doğasıyla Bir olmaktır.
Vermek de; vermenin bilgeliğinde, nezaketinde, asaletinde “olunduğunda” vermektir.

Vermek illaki her zaman maddi bir şeyler vermek demek değildir. Bazen bir dostu can kulağıyla dinlemektir. Çiçeğin, böceğin ve yaşamın güzelliğini An’da huşu içinde seyredebilmektir. Komşuna, arkadaşına, sokaktaki insana nedensiz gülümseyebilmektir. Bazen sessizce bir dostun yanında oturup ona sevgiyle sarılabilmektir. Bazen maddi manevi elimizden geldiğince insanlara koşulsuzca elimizi uzatabilmektir.
Çocuğun saf neşesinde, büyüğün mana derinliğinde; ilgiyle, tutkuyla kendimizi ve yaşamı keşfedebilmektir.
Nedensiz bir şekilde var olan her şeyi sevgiyle sarıp sarmalayabilmektir.
An’ları; hazır ve nazır bir şekilde bütün varlıklarla, sevgiyle coşkuyla paylaşabilmektir.
Bu dünyada diğerlerinin de olduğunu ve onlarında bizim gibi aynı üzüntüleri acıları özlemleri olduğunu unutmadan, her yere sevgiyle akmak ve sessizce; güzelliğin doğası için “sevgi” olabilmektir.

Vermek; basitçe Hazır OL’da, An’da yansıma kapasitesidir.
Yaşama An’da sevgiyle yanıt verebilme eğilimidir.
Basitçe Sevgidir.
Sevgiyi çoğaltmaktır.
Zihin devreye girmeden, gönlünüzün dilediğince, içinizden geldiğince; Sevgi olan aslınızı çoğaltma ve deneyimleme,“kendiniz” olma halidir.

Vermenin Bilgeliği farkındalıktan gelir. Farkındalığımız ne kadar yüksekse o kadar yaşama cevap verme, yansıyabilme, akma yeteneğinde oluruz.

Dünyada yaşanan “Kaos”; İnsanoğlu (almadan önce), koşulsuzca, ihtiyaçsızca ve zararsızca vermenin bilgeliğine erebildiğinde, Yeni Varoluşa dönüşebilecektir.
Ne daha önce ne daha sonra.
Çünkü insan nefs denen ayrılık illuzyonu içindedir.
Ve nefs vermeden almak ister. Almak istemesi kendini eksik bilmesinden ve hissetmesindendir. Tamamlanmak ve bütünlenmektir amacı.

Nefsin sınırları, inançları, koşulları, kalıpları, şartları vardır. Sınırları, nefsi bütünden ayırır. Ve nefs ; sınırlarıyla , şartlarıyla tamamlanmak ve bütünlenmek ister.
Ve bir türlü tamamlanamaz. Halkayı kapatamaz.
Halkayı kapatamamasının nedeni sınırlarıdır.
Halbuki sınırlar, yani perdeler kalktığında tamam ve bütün olduğu görülebilir.
Kısaca hiçbir zaman “eksik” olunmadığı fark edilir.

Tamamlanma, “daha fazla” alarak bütünlenme değildir.
Fazla olanın, engel olanın (nefsin), perdenin kaldırılarak tamamlanılmasıdır.
Bütünün görülmesidir.

Aslında Evren koşulsuzca herkesin ve her şeyin üzerine her An Rahmetini yağdırmaktadır. Nefs, sınırlarından ve inançlarından yağan Rahmeti görememektedir. Görse bile sınırlarına ve inançlarınla çelişkiye düştüğü için alamamaktadır.

Ancak ve ancak tamamlanma maksadıyla, karşılık bekleyerek verebilmektedir.
Dünyayı bile alsa, sınırlarının ve inançlarının oluşturduğu hapishanede oturduğu için doymayacaktır. Her alışında biraz daha semirecektir. Daha fazlasını isteyecektir.

Ve bu dünyada nefs için her alışın bir bedeli olacaktır. Dersi olacaktır.
Her ders bir Rahmettir, nefs hapishanesinin bir demir parmaklığını kıracaktır. Şükür içinde olup ders görülebilecek kadar alçak gönüllüyse ve yolu Gönül Dergahına gidiyorsa.

Ve nefsin sınırları olduğu için, bir gün gelir kendi sınırlarında son bulur.
Ve o An geç de olsa bilir ki hiçbir şey asla onun olmamıştır. Hiçbir şeye sahip olamamıştır.

Sonsuz ve sınırsızlıkta, bir nefeslik canı ve bir adımlık kafesi dağılır gider.

Kendisine, armağan edilmiş yaşamı Yaradan’ın, her an her şeye yağan Rahmetini paylaşmak ve yansımak için vesileden başka bir şey değilmiş.
Anlar.
Vakit geçtir. Dersler bir sonraki yaşamlara aktarılır.
Ta ki her yaşamını, her şeyi bir noktada birleştirene kadar. Birleştiği ve bütünlendiği yaşamında, Aşkla Sevgiyle, Sonsuzun kapısına gelene kadar.

Bu kapıda sınırlar, inançlar, kalıplar, kurallar ve bütün nedenler sorular-cevaplar dökülür İnsanoğlunun üzerinden.

Yaşamın ne için olduğu ve nasıl olduğu görülür. Düşler birleşir. Bütünlenir ve tamlanır.
Bu An’da Efendi ihtişamla tıpkı bir Güneş gibi doğar.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır, koşulsuzdur.
Evrenle birlikte yağar.
Hazine O’nundur.
Kendisi O’dur.
O hazinedir.
Basitçe “Verir”.
Paylaşır.
Yansır.

Yaşam, Rahmet demektir.
Vermek demektir.
Ortaya çıkmak demektir.
Dolayısıyla nefs, alamadığı için veya kendini kapattığı hapishanesinden dolayı tamamlanamadığı yanılsamasında olduğu için de verememektedir. Akış nefs “engeline” takılır. Tıkanıklık oluşur. Kaos ortaya çıkar.

Kaosun içinden, toz dumanın acının sefaletin ve savaşın orta yerine sahte bir “Güneş” gibi nefs doğar. Diğer “nefslerden” almak ve tamamlanmak için.

Sözüm Ona Nefs;
Kendini bile kurtaramayan, “kurtarıcı” olur.
Duygularına ve düşüncelerine bile hakim değilken, “hükmeden”, buyuran olur.
Yüreğine bile taht kuramayan, şarlatan “kral” olur.
Zulmeden, asan, kesen, dilinin ucunda seven, küçük dağları yaratan olur.

Çünkü eksiktir. Aşağıdadır.
Yukarı çıkamamaktadır. Bütün değildir.
Ancak ve ancak; diğerlerini aşağıya çektiğinde, kendini yukarı çıkarabilmektedir.
Ancak ve ancak; diğerlerinden aldığında, diğerlerini sonsuza kadar her yönüyle sömürebildiğinde bütün (geçici bir yanılsamayla) olabilmektedir.

Ardı arkası gelmez bir yanılsama, Dünya Oyununun ve Evren Oyununun her sahnesinde silsileler halinde, değişik maskeler ve bahanelerle sürmektedir.

Evrende her şey bir çeşit enerji alış verişidir.

Dünyada dahil Evrenin her köşe bucağında nedeni ne olursa olsun ve neye hizmet ederse etsin oynanan oyunun adı temelinde “Enerji alarak veya aşağıya indirerek” tamamlanma OYUNUDUR.

“Aşağısı nasılsa, yukarısı da öyledir.” Heraklitus
(İnsan nasılsa Evrende öyledir)

Evrende; bütün “Varlık Boyutunun” selameti için değişmesi gereken temel budur.

Ve “Varlık Boyutlarının” selameti için;
Şimdiye kadar Dünyada dahil bütün Varlık Boyutlarında yaratılan; korkunun, korkutmanın, değersizliğin, yetersizliğin, bağımlılıkların, hükümranlığın, yüceliğin, alçaklığın, astın, üstün, otoritenin, tutsaklığın, üstün olma ve ezilme ihtiyacının şifalanması gerekmektedir.

İnsan değiştiğinde ve Gerçek İnsanoğlu olduğunda ( El İnsan), Dünyada değişecektir.
Dünya değiştiğinde Evren de değişecektir.

“İnsanoğlu bir hamur teknesi boyundadır; ama, tabiattan da üstündür, kainattan da” Mevlana

Ne mutlu kendi değerini bilenlere, İnsan varlığını sevenlere.

Bu nedenle; İnsanın; kendi değerini bilmekten, merkezinde, dengede kalmaktan ve “Sevgi-Aşk” olmaktan ve koşulsuzca zararsızca ve ihtiyaçsızca vermeyi öğrenmekten başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

İnsanoğlunun; cennete cehenneme, cezaya ödüle, kotalara hükmedenlere, yol gösterenlere, yol olanlara, birliklere, katılımlara, uzay gemilerine, boyutlara, yücelere ihtiyacı yoktur.

Yeter ki İnsan; “Kendisi” olsun. Yüreğinde olsun. Sevgi olsun. Aşk Olsun. Yansıma olsun. Akış olsun.

Hepsi, Alemde olan her şey ve olacak olan her şey; öz, yücelik, özgürlük, cennet, barış huzur, sonsuz boyutlar, cevherler, hazineler, hepsi ve her şey
İnsanın yüreğindedir.
Herkesin yüreğinde “O” vardır.
Ve “O” her şeydir.
Ve “Kendisidir”.
Ve İnsan, “kendisi olduğunda” her şeydir.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır ve koşulsuzdur.

“Efendidir”

Efendinin yansıdığı yerde, istek olmaz, arzu olmaz. Her arzu ve istek dile gelmeden, ihtiyaç hasıl olmadan çoktan verilmiş, paylaşılmış ve yansıtılmıştır.
Her şey dengede ve huzurdadır. Güneş her yerdedir.

Ve Efendi, Efendiliğini bildiği için, Efendiliği için, Var olduğu için, nefes alabildiği için, Rahmet için, verebildiği- yansıyabildiği için şükreder.
Efendi, sunduğunu alabilecek birilerini bulduğu için şükreder.
Verir. Verebildikçe Şükreder.
Şükrettikçe “kendini” daha fazla hatırlar, her hatırlayış başka bir derinliktir.
Yol uzundur.
Çünkü her An’da sonsuz “kendi” Varlığında bütün boyutlara doğru derinleşir.
Efendi, “Kendisidir ve “Kendisi” sevgidir.
Verme eylemi “Kendisi” olduğu için ve kendinden kendisine olduğu için nazik ve asildir.

Efendinin bir elinin verdiğini diğeri görmez.
Çünkü Efendi Tek’tir. El de Tek’tir.
Alanda kendisidir. Verende kendisidir
Zendeki “Tek elin sesidir”.
Tek, Sessizlik olur.
Sessizce alır sessizce verir.

Efendi; “Kendini” kısaca;"sevgiyi" ve “sevinci” karşılaştığı her canlının varlığında aşkla ve sevgiyle, nazikçe, Ruhunun Asaletinde, ihtiyaç hasıl olmadan sessizce çoğaltandır.

Yaşamın Üstadı olmak ve Onda bir mana bulabilmek, bir anlamda yansıyabilme ve kendimizi çoğaltabilme sanatı değil midir?


Yazan Nilgün Nart

MUHTEŞEM İNSANLIK MEDENİYETİ

MUHTEŞEM İNSANLIK MEDENİYETİ



Ne zaman ki insanoğlu dünyaya hükmetmez, dünyanın ve diğerlerinin bir hizmetkarı olur sevinci coşkuyu tamamlanmayı diğerleriyle bütün olmakta ve hizmetin sevincinde bulur ise,

Ne zaman ki insanoğlu dünyayı zalimce tüketmekten ve yok etmekten vazgeçip, yeryüzünde yaptığı bütün pislikleri temizler ve gezegeni yüreğine alabilirse,

Ne zaman ki İnsanoğlu silahını savaş meydanlarından, savaşmanın mantıksızlığını ve yıkıcılığını görerek ve diğerleriyle kucaklaşarak terk eder ve bir daha asla dönmezse,

Ne zaman ki insanoğlu nefsinin aç gözünü maddeden çekerek ruhunun derinliklerine yönelterek, muhteşem insanlık medeniyetini ruhundan çekip çıkartabilirse,

Ne zaman ki İnsanoğlu geçmiş binyılların acı hesaplarını kapatır, sınırları yüreğinde eritir, yürüdüğü yolların çıkmaz sokaklarından dönebilirse,

Ne zaman ki Alemden ilham edilenleri yalnızca kendi ölümlü nefsi için kullanmayı bırakıp, diğerlerinin refahı huzuru ve mutluluğu için paylaşabilirse,

Ne zaman ki insanoğlu kendini tutsak eden toplumsal bilince ölüp tıpkı bir Anka kuşu gibi “Kendini” küllerinden yeniden bir İnsanoğlu olarak yaratabilirse,

İşte o zaman, İnsanoğlu medenileşir.



Hiçbir insan ve hiçbir ülke, diğer bir insanın ve dünyanın sefalet, korku, açlık, hastalık, savaş baskı altında yaşadığı bir dünyada, onunla aynı gezgeni paylaştığı ve yaşadığı sürece; ne medeni sayılır ne de uygar.

Medeniyet ve uygarlık; bir takım toplumların gurupların kişilerin zenginliği refahı ve yüksek teknolojisi demek değildir.

Uygarlık; topluluğu oluşturan varlıkların düşüncelerinde, yaşamlarında bir biri ile ilişkilerinde ve ürettikleri değerleri paylaşımlarında ve kullanma amaçlarında, üzerinde yaşadıkları gezegen ve Evrenle bütünleşmelerinde ne kadar bilinçlerinin gelişkin olduğu ile ilgilidir.

Medenileşmek, diğerleriyle, yaşamla, gezegenle, Evrenle ilgili “sorumluluk almak” demektir;
Sorumluluk almak, diğerlerini, Yaşamı- Gezegeni, Evreni de yükseltmek, yüceltmek ve tüm güzellikleri sevgiyle paylaşabilme Bilincidir.



Dünya gezegeninde;
Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için olabildiğimizde,
İnsan insan bilincine evrilebildiğimizde,
Muhteşem İnsanlık Medeniyetini yaratabildiğimizde
Herkes için bolluk sağlık sevgi aşk huzur içinde yaşama vakti geldiğinde
İnsan kardeşlerimizi de kendimiz gibi bildiğimizde
Vermenin Bilgeliğine ve sırrına erebildiğimizde,
İnsanlık olarak nefsimize ölüp, evrensel bir insanoğlu kimliğinde yeniden doğabildiğimizde
Karanlıkların savaşların yoksulluğun, acıların ayrılıkların, şiddetin, sefilliğin içine güneş gibi ışıyabildiğimizde
Şimdi – Burada her şeyi bir kenara bırakıp yalnızca sevgi için var olma ve sevgiden ve kendimizden daha azına ödün vermediğimizde medenileşebiliriz. Uygar bir İnsanlık medeniyetini gerçek kılabiliriz.

Bundan başka ne şekilde anlatılırsa anlatılsın ne yapılırsa yapılsın boştur. Acı bir düşün içinde oyalanıştır. Ve İnsanlığı oyalayıştır.


İnsanoğulları ve Kızları; kartal bakışlı, cesur yürekli melek yüzlü, iradesini, içindeki Kainatın gücünden alan, gözlerini sonsuzluğa çevirmiş, içine bin adımlık bir nefes çekerek kendini okyanusun sularına bırakmış, dimdik duran başıyla uzayın ufkuna bakan bir Efendi olarak Aşkın küllerinden yeniden doğmaya cesaret edebildiğinde medenileşiriz.


Yazan Nilgün Nart

EL İNSAN

EL İNSAN İnsan Tanrı’nın sırrının sırrıdır…Mevlana Tanrı’da El İnsanın sırrıdır. İnsanoğlunun, Dünya gezegeninde ki milyon yıllık macerasını...