ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ego etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2007 Çarşamba

DÜNYA İNSANLIK AİLESİ

DÜNYA İNSANLIK AİLESİ


İnsanoğlunun psikolojik ihtiyaçlarından bir tanesi olan “bir yere ait olma” duygusu veya ihtiyacı yaşadığımız yüzyılda üzerinde önemle durulması gereken bir olgudur.
Ait olma ihtiyacı, insanın kendisini eksik hissetmesi ve tamamlanmak istemesi ile ilgilidir. Kabul görme, sevme ve sevilmeyle tamamlanır ve tatmin edilir.

İnsanlar; değişik zamanlarda ihtiyacına göre bir guruba, bir partiye, bir ideolojiye, bir dine, tarikata v.s ait olabilirler. Bu ait olmak bilinçli seçimle gelen bir aidiattir. Bir ırka, millete ve aileye ait olmak ise doğumla gelen bir seçimdir.

İnsanoğlu kendisini eksik, aciz, zavallı, yetersiz, değersiz hisseder. Ait olduğu “şeylerin-yerlerin” değerleriyle kendini tamamlamaya çalışır. Fakat ne yaparsa yapsın nereye ait olursa olsun bir türlü tamamlanamaz. ( Guruplar içinde de bireysel bazda güç alarak ve güç vererek enerji tamamlama oyunları oynanması da başka bir hikayedir).Tamamlanma eylemi “Kendisinin” dışında arandığından her girişim, eksikliğin yarattığı gittikçe derinleşen hayal kırıklığı ile sonuçlanır. Dışarıda dış dünya vardır. Bazen her ne kadar tinsel içerikli guruplarda “içe ait olanlar” konuşuluyormuş veya oluyormuş gibi olsa da bütün her şey dışsal şekillerde – dışarıda gerçekleşmektedir.
Bu aidiatlerde ne kadar uzun süre oyalanılıyorsa, içsel hayal kırıklığının, acının, eksikliğin boyutları ve varlığın tükenişi de o oranda artar.

İnsanoğlunun; tarihin başlangıcından beri süren uzun yolculuğunda öyle bir can alıcı noktaya gelinmiştir ki, bu dünyada huzur bulabilmesi için binlerce yıldır ait olduğu kimlikleri sorgulaması gerekmektedir.

Yeryüzünde olan savaşların, zulümlerin, sefaletin, acının ve ayrılığın nedeni üzerimize yapıştırdığımız ve biz olduğunu düşündüğümüz kimliklerimizdir.

Şu millettenim, şu dindenim, bu ırktanım, şuna inanırım, şu guruba üyeyim, bu mürşide giderim, bu muhterem zatın dediklerini yaparım v.s gibi söylemlerin ve “kendini” oldurmaya çalışmaların bir sonu yoktur.

Tüm uğraşlar dipsiz bir kuyudan başka bir şey değildir. Bütün bu uğraşılar; dünyada refahı, saadeti, başarıyı, hayatta kalmayı, Öte Alemde veya Yüksek Boyutlarda Cenneti, Galaktik kimlikleri, payeleri imkanları bilgileri almak ve Ol’mak için can hıraş bir mücadelenin içine girerek, kendini her vesile ile insan kardeşlerinden ve dünyadan ayıran egodan başkası değildir.

Binlerce yıldır insanoğlunu ve yaşamını sömüren dünyasal veya galaktik varlıklar insanın bu kimlik arayışından, kurdukları kurumlarla sistemlerle tarikatlarla ideolojilerle kendi egolarını tatmin etmektedirler. İnsanoğlunun gücünden beslenmektedirler.

İyi veya hayrımıza hizmet ediyor görünse bile eğer bir sistem, ideoloji, düzen; bizim içimizde acizlik, yetersizlik, değersizlik, bağımlılık, korku, tükeniş yaratıyorsa ve bu aidiyeti yitirmeyle kaybedeceklerimiz (maddi manevi) bizi bu oluşumlarda hala tutmaya devam ediyorsa, biliniz ki gücünüzü sizden alıyorlar. Sizden besleniyorlar.

İnsanoğlunun hayrına hizmet edebilecek yeğane kimlik “İnsan Kimliğidir”.
Ve bu da aslında İnsanın ilk değeri ve ilk kimliğidir

İnsanoğlunun; artık Evrensel İnsan” olabilmesi için, şimdiye kadar ki bütün kimliklerini terk etmesi ve sadece “İnsan Kimliğinin” içine yerleşmesi gerekmektedir.
Ve bunun için insanın tek ihtiyacı olan “Kendisi” olmaktır.

Geldiğimiz zamansızlık ve mekansızlığın doğasından, dünyamıza ve insanlığa yüzlerce sen önce gelmiş öğretiler, dinler, gelmekte olan yol gösterici, yükseltici ve insana oraya aitmiş hissi ve algısı kazandırmaya çalışan bilgiler, sistemler bütünlükler, her ne kadar bizim hayrımıza hizmet ediyor görünürse görünsün ve gerekçesi ne olursa olsun, İnsanlık kendisine “sunulan” hiçbir şeye ait değildir. Hiçbir sisteme, öğretiye, ideolojiye, bütünlüğe ve “Kadere” ait değildir.

Her insan tek tek, önce “Kendisine” sonra İnsanlık Bütünlüğüne sonrada Dünyaya aittir. Ve bunların “oluşunun” bütün bilgisiyle kendi yaratacağı “Kadere” aittir.
Dünya ve İnsan bir Bütündür.
İnsanlık bir Bütünlüktür.

Dünyanın toprağından, elementlerinden oluşan bedenimiz ve bedende manyetize olan, tekamül eden Ruhumuz Alemde efendi olarak görünüşe çıkmaktadır.
Bu her birimizin; Dünya Ana’dan ve İnsanlık Bütünlüğünden, Efendi olarak doğmamız anlamına gelir.
Bu nedenle Evrende çeşitlilik oluşabilmektedir.
Her şey Tek Ruhsa ve “aynı” enerji her yerdeyse ve O her şeyse, Alemdeki çeşitlilik ve çokluk başka türlü nasıl ortaya çıkabilirdi ki?
Bu oluşum; Teklik içindeki Bütünlükler için, tıpkı dünyadaki parmak izine benzer özel bir kimlik ve enerji imzası demektir.

Bu nedenle hiçbir zaman ve hiçbir şekilde başka bir yere veya bütünlüğe ait olamayız. Çok istesek de olamayız.
Bizler Dünya İnsanlığına aitiz.

Bizlerin Bütünlüğü, Dünya İnsanlığıdır.

Herhangi bir şekilde nedeni ne olursa olsun dünyaya bilgi ve yardım etme kisvesi altında kainat bilgilerini ve sistem düzenlerinin bilgisini, sırlarını dünyada birileri vasıtası ile vermeye çalışan bütünlükler kendi bütünlüklerine hasat için bütün bunları yapmaktadırlar.

Evrende en makbul “Hasat” her Varlığın kendi hasatını kendisinin yapmasıdır. Kendini hasat etmesidir.

Özgür İrade Yasasının en saf ve yalın anlamıyla tecelli ettiği Varlığa çıkış şeklidir.
Evrenlerin ve Alemlerin çeşitliliğinin de temel yasasıdır.
Çünkü her varlık “Kendisi” olduğunda güzeldir.
“Kendisi olduğunda özgürdür.
Kendisi olduğunda “özeldir”. “Farklıdır”. Ve “eşittir”.
Ve “eşitliğin” her nimetinden yararlanabilmek için de “Kendisi” olması gerekir.
Ve boyutlarla sistemlerle düzenlerle paylaşıma da ancak “eşitlik” olgusu gerçek kılındıktan sonra geçilebilir. Daha önce değil.

Bu nedenle Dünya Ananın toprağından görünüşe çıkmış ve Efendilik yolunda yürüyen bir varlık olarak, başka bir annenin (Bütünlüğün, Sistemin, Düzenin) çocuğu olamayız.
Bu çok açık ve nettir.

Olsak olsak “Yem” oluruz. Köle oluruz. Deney malzemesi oluruz

Ama Efendi olamayız.
Efendi eğer toprağı varsa ve toprağına aitse Efendidir.

Öz evlatlığı kabul edip Efendi olarak bütünlüğünüze yerleştiğiniz zaman Evrenin bütün sırları keşfetmeniz için sizin emrinize amadedir.
Hiçbir şeye ihtiyacınız yoktur.

Bilgi peşinde koşarak bir takım galaktik uygarlıkların sistemlerine teknolojilerine bel bağlayarak kendimizi “yem” konumuna getirirsek, hasatlarının meyvesi olursak, bu evrende ulaşabileceğimiz hiçbir yer yoktur. Buradaki sır ve gizem; hasatı yani sizi bir şekilde elde edenlerin ( mesajlarıyla, verdikleri taktiklerle, tekniklerle) sırrına erebilirsiniz.

Ama “Kendinizin” ve kainatın sırına değil.
Varlığın amacı “Kendi” sırına ve kainatın sırrına ermektir.
“Kendisi” dışarıda değil. İçerdedir
“Kendi” sırrı dışarıdaki bilgide değil, kendi çıkış yaptığı topraktaki, ait olduğu Bütünlükteki ve yüreğindeki sırdır.
Verilen mesajlar, bilgiler teknikler öğretiler bir yere kadar size belki hizmet edebilir, fakat bir yerden sonra terk etmek insanın kendine olan sorumluluğudur.

Taşıma suyla değirmen dönmez. Belki bir devir belki iki devir yapabilir. Bu değirmenin çalıştığı anlamına gelmez.
Dışardan alınan bilgiyle insan kendisi olamaz. Bir yere kadar gelebilir. Doldurma bilgiyle geldiği yer kendisi demek değildir.

Öğretiler, bilgiler, mesajlar, dinler, Galaktik bütünlüklerin bildirileri hepsi insanı bu noktaya getirebilmek değirmene taşınan bir kova sudan ve aşılıp geçilmesi gereken bir basamaktan başka bir şey değildir.
Vakit gelmiştir. Artık her şeyi bırakıp yüreğimizin içindeki okyanusa atlama ve oradaki kitabı ve manaları anlama ve OL’ma zamanıdır.




Ve İnsanoğlu tek bir sistemin bütünlüğüne sığacak kadar küçük bir varlık da değildir.

İnsanoğlu bütün kainatın bilgisini kendinde saklayan ve ancak kendi sınırsız bütünlüğüne sığabilecek ve oradan da alemlere taşabilecek büyük bir “Varlık” Potansiyelidir. Görülür, inanılır ve gerçek kılınırsa ne ala.

Yeter ki insan bunun farkında olsun. Değerini bilsin. Üzerine yağan lütfu görsün.
Varlığına İnsan kardeşlerine gezegenine yaşama sevgiye ve yüreğine sahip çıksın ve bütünlensin.

Bu nedenle insanoğlu galakside ki yardımsever (?) bütünlükler, sistemler, varlıklar için çok lezzetli, büyük ve değerli bir yemdir.


Acizlik, bilgi peşinde koşmak galaktik bilgi kırıntılarıyla uğraşmak, tozlu öğretiler, ritüeller zavallılık üvey evlat olmak, yem olmak, dilencilik yapmak ve bütünlüğüne ihanet ve delalet içinde olmak İnsanoğluna yakışmaz.

İnsanoğluna; insan onuruna yakışan bir şekilde, ayağa kalkarak kendine, insan kardeşlerine, gezegenine sahip çıkmak ve İnsan Ruhunun asaletinde durarak Dünya ve Evrende fark yaratmak yakışır.

Her şeyin tüm şiddetiyle etrafımızda döndüğü bir süreçte sarılabileceğimiz ve iman edebileceğimiz sadece yüreğimiz ve insan kardeşlerimiz ve gezegenimizdir.

Bütün kimliklerimizi terk ederek sadece İnsan kimliğine yerleşmemiz, Dünya ve İnsanlık için, savaşın, zumlun, acının ayrılığın sefaletin de bitmesi anlamına gelir. Ve tarihin tozlu sayfaları sizlerin seçimiyle kapanır.

Ve böylece İnsanlık olarak Yeni Çağın şafağını hep birlikte huşu içinde nihayet seyreyleyebiliriz.

Vakit Şimdidir
Mekan Dünya Gezegenidir
Bütünlük Dünya İnsanlık Ailesidir.


Yazan Nilgün Nart

22 Ekim 2007 Pazartesi

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ

VERMENİN BİLGELİGİ VE NEZAKETİ


21 yüzyıl; gözlerimizin önüne serdiği şiddet ve acı dolu Dünya ve İnsan dramasına rağmen; İnsanoğlunun uzun Evrim yolcuğunda bir dönüm noktası olacak.
İnsanlık; sefalet, açlık, hastalık, savaş, kargaşa, felaket, yalnızlık ve radikal değişimlerin kaosunda kıvranıyor.
Hep birlikte gidebileceğimiz ve insan Tadında yaşayabileceğimiz bir yer arıyoruz. Uzaklarda böyle bir köy var. Henüz şu An gidemesek de bu köy bizim köyümüz.
Bize yüreğimizin vaad ettiği bir köy. O köyü görebilmemizin tek bir olasılığı var. Yüreğimizde yaşamak. Çünkü sadece kalbimizde yaşayabildiğimizde bu “Köyün” yolları ve kendisi görünür oluyor.
Her şey bizden gelip gittiğinde ve zamanlar tüm An’ları tükettiğinde bile yüreğimiz bizim.

Ve biz yüreğimizde yaşadığımızda, bir çiçek gibi nedensiz açabildiğimizde, yağmur gibi nedensiz yağabildiğimizde, Gerçek İnsanoğlu gibi nedensiz ve amaçsız verebildiğimizde ve paylaşabildiğimizde “Yuva” herkes için görünür olacak. Yaşam, yaşam olacak. Gerçek olacak. Ve Akış olacak.

Akmak basitçe yansımak veya vermektir.
Akışın doğasıyla Bir olmaktır.
Vermek de; vermenin bilgeliğinde, nezaketinde, asaletinde “olunduğunda” vermektir.

Vermek illaki her zaman maddi bir şeyler vermek demek değildir. Bazen bir dostu can kulağıyla dinlemektir. Çiçeğin, böceğin ve yaşamın güzelliğini An’da huşu içinde seyredebilmektir. Komşuna, arkadaşına, sokaktaki insana nedensiz gülümseyebilmektir. Bazen sessizce bir dostun yanında oturup ona sevgiyle sarılabilmektir. Bazen maddi manevi elimizden geldiğince insanlara koşulsuzca elimizi uzatabilmektir.
Çocuğun saf neşesinde, büyüğün mana derinliğinde; ilgiyle, tutkuyla kendimizi ve yaşamı keşfedebilmektir.
Nedensiz bir şekilde var olan her şeyi sevgiyle sarıp sarmalayabilmektir.
An’ları; hazır ve nazır bir şekilde bütün varlıklarla, sevgiyle coşkuyla paylaşabilmektir.
Bu dünyada diğerlerinin de olduğunu ve onlarında bizim gibi aynı üzüntüleri acıları özlemleri olduğunu unutmadan, her yere sevgiyle akmak ve sessizce; güzelliğin doğası için “sevgi” olabilmektir.

Vermek; basitçe Hazır OL’da, An’da yansıma kapasitesidir.
Yaşama An’da sevgiyle yanıt verebilme eğilimidir.
Basitçe Sevgidir.
Sevgiyi çoğaltmaktır.
Zihin devreye girmeden, gönlünüzün dilediğince, içinizden geldiğince; Sevgi olan aslınızı çoğaltma ve deneyimleme,“kendiniz” olma halidir.

Vermenin Bilgeliği farkındalıktan gelir. Farkındalığımız ne kadar yüksekse o kadar yaşama cevap verme, yansıyabilme, akma yeteneğinde oluruz.

Dünyada yaşanan “Kaos”; İnsanoğlu (almadan önce), koşulsuzca, ihtiyaçsızca ve zararsızca vermenin bilgeliğine erebildiğinde, Yeni Varoluşa dönüşebilecektir.
Ne daha önce ne daha sonra.
Çünkü insan nefs denen ayrılık illuzyonu içindedir.
Ve nefs vermeden almak ister. Almak istemesi kendini eksik bilmesinden ve hissetmesindendir. Tamamlanmak ve bütünlenmektir amacı.

Nefsin sınırları, inançları, koşulları, kalıpları, şartları vardır. Sınırları, nefsi bütünden ayırır. Ve nefs ; sınırlarıyla , şartlarıyla tamamlanmak ve bütünlenmek ister.
Ve bir türlü tamamlanamaz. Halkayı kapatamaz.
Halkayı kapatamamasının nedeni sınırlarıdır.
Halbuki sınırlar, yani perdeler kalktığında tamam ve bütün olduğu görülebilir.
Kısaca hiçbir zaman “eksik” olunmadığı fark edilir.

Tamamlanma, “daha fazla” alarak bütünlenme değildir.
Fazla olanın, engel olanın (nefsin), perdenin kaldırılarak tamamlanılmasıdır.
Bütünün görülmesidir.

Aslında Evren koşulsuzca herkesin ve her şeyin üzerine her An Rahmetini yağdırmaktadır. Nefs, sınırlarından ve inançlarından yağan Rahmeti görememektedir. Görse bile sınırlarına ve inançlarınla çelişkiye düştüğü için alamamaktadır.

Ancak ve ancak tamamlanma maksadıyla, karşılık bekleyerek verebilmektedir.
Dünyayı bile alsa, sınırlarının ve inançlarının oluşturduğu hapishanede oturduğu için doymayacaktır. Her alışında biraz daha semirecektir. Daha fazlasını isteyecektir.

Ve bu dünyada nefs için her alışın bir bedeli olacaktır. Dersi olacaktır.
Her ders bir Rahmettir, nefs hapishanesinin bir demir parmaklığını kıracaktır. Şükür içinde olup ders görülebilecek kadar alçak gönüllüyse ve yolu Gönül Dergahına gidiyorsa.

Ve nefsin sınırları olduğu için, bir gün gelir kendi sınırlarında son bulur.
Ve o An geç de olsa bilir ki hiçbir şey asla onun olmamıştır. Hiçbir şeye sahip olamamıştır.

Sonsuz ve sınırsızlıkta, bir nefeslik canı ve bir adımlık kafesi dağılır gider.

Kendisine, armağan edilmiş yaşamı Yaradan’ın, her an her şeye yağan Rahmetini paylaşmak ve yansımak için vesileden başka bir şey değilmiş.
Anlar.
Vakit geçtir. Dersler bir sonraki yaşamlara aktarılır.
Ta ki her yaşamını, her şeyi bir noktada birleştirene kadar. Birleştiği ve bütünlendiği yaşamında, Aşkla Sevgiyle, Sonsuzun kapısına gelene kadar.

Bu kapıda sınırlar, inançlar, kalıplar, kurallar ve bütün nedenler sorular-cevaplar dökülür İnsanoğlunun üzerinden.

Yaşamın ne için olduğu ve nasıl olduğu görülür. Düşler birleşir. Bütünlenir ve tamlanır.
Bu An’da Efendi ihtişamla tıpkı bir Güneş gibi doğar.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır, koşulsuzdur.
Evrenle birlikte yağar.
Hazine O’nundur.
Kendisi O’dur.
O hazinedir.
Basitçe “Verir”.
Paylaşır.
Yansır.

Yaşam, Rahmet demektir.
Vermek demektir.
Ortaya çıkmak demektir.
Dolayısıyla nefs, alamadığı için veya kendini kapattığı hapishanesinden dolayı tamamlanamadığı yanılsamasında olduğu için de verememektedir. Akış nefs “engeline” takılır. Tıkanıklık oluşur. Kaos ortaya çıkar.

Kaosun içinden, toz dumanın acının sefaletin ve savaşın orta yerine sahte bir “Güneş” gibi nefs doğar. Diğer “nefslerden” almak ve tamamlanmak için.

Sözüm Ona Nefs;
Kendini bile kurtaramayan, “kurtarıcı” olur.
Duygularına ve düşüncelerine bile hakim değilken, “hükmeden”, buyuran olur.
Yüreğine bile taht kuramayan, şarlatan “kral” olur.
Zulmeden, asan, kesen, dilinin ucunda seven, küçük dağları yaratan olur.

Çünkü eksiktir. Aşağıdadır.
Yukarı çıkamamaktadır. Bütün değildir.
Ancak ve ancak; diğerlerini aşağıya çektiğinde, kendini yukarı çıkarabilmektedir.
Ancak ve ancak; diğerlerinden aldığında, diğerlerini sonsuza kadar her yönüyle sömürebildiğinde bütün (geçici bir yanılsamayla) olabilmektedir.

Ardı arkası gelmez bir yanılsama, Dünya Oyununun ve Evren Oyununun her sahnesinde silsileler halinde, değişik maskeler ve bahanelerle sürmektedir.

Evrende her şey bir çeşit enerji alış verişidir.

Dünyada dahil Evrenin her köşe bucağında nedeni ne olursa olsun ve neye hizmet ederse etsin oynanan oyunun adı temelinde “Enerji alarak veya aşağıya indirerek” tamamlanma OYUNUDUR.

“Aşağısı nasılsa, yukarısı da öyledir.” Heraklitus
(İnsan nasılsa Evrende öyledir)

Evrende; bütün “Varlık Boyutunun” selameti için değişmesi gereken temel budur.

Ve “Varlık Boyutlarının” selameti için;
Şimdiye kadar Dünyada dahil bütün Varlık Boyutlarında yaratılan; korkunun, korkutmanın, değersizliğin, yetersizliğin, bağımlılıkların, hükümranlığın, yüceliğin, alçaklığın, astın, üstün, otoritenin, tutsaklığın, üstün olma ve ezilme ihtiyacının şifalanması gerekmektedir.

İnsan değiştiğinde ve Gerçek İnsanoğlu olduğunda ( El İnsan), Dünyada değişecektir.
Dünya değiştiğinde Evren de değişecektir.

“İnsanoğlu bir hamur teknesi boyundadır; ama, tabiattan da üstündür, kainattan da” Mevlana

Ne mutlu kendi değerini bilenlere, İnsan varlığını sevenlere.

Bu nedenle; İnsanın; kendi değerini bilmekten, merkezinde, dengede kalmaktan ve “Sevgi-Aşk” olmaktan ve koşulsuzca zararsızca ve ihtiyaçsızca vermeyi öğrenmekten başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.

İnsanoğlunun; cennete cehenneme, cezaya ödüle, kotalara hükmedenlere, yol gösterenlere, yol olanlara, birliklere, katılımlara, uzay gemilerine, boyutlara, yücelere ihtiyacı yoktur.

Yeter ki İnsan; “Kendisi” olsun. Yüreğinde olsun. Sevgi olsun. Aşk Olsun. Yansıma olsun. Akış olsun.

Hepsi, Alemde olan her şey ve olacak olan her şey; öz, yücelik, özgürlük, cennet, barış huzur, sonsuz boyutlar, cevherler, hazineler, hepsi ve her şey
İnsanın yüreğindedir.
Herkesin yüreğinde “O” vardır.
Ve “O” her şeydir.
Ve “Kendisidir”.
Ve İnsan, “kendisi olduğunda” her şeydir.
İhtiyaçsızdır, zararsızdır ve koşulsuzdur.

“Efendidir”

Efendinin yansıdığı yerde, istek olmaz, arzu olmaz. Her arzu ve istek dile gelmeden, ihtiyaç hasıl olmadan çoktan verilmiş, paylaşılmış ve yansıtılmıştır.
Her şey dengede ve huzurdadır. Güneş her yerdedir.

Ve Efendi, Efendiliğini bildiği için, Efendiliği için, Var olduğu için, nefes alabildiği için, Rahmet için, verebildiği- yansıyabildiği için şükreder.
Efendi, sunduğunu alabilecek birilerini bulduğu için şükreder.
Verir. Verebildikçe Şükreder.
Şükrettikçe “kendini” daha fazla hatırlar, her hatırlayış başka bir derinliktir.
Yol uzundur.
Çünkü her An’da sonsuz “kendi” Varlığında bütün boyutlara doğru derinleşir.
Efendi, “Kendisidir ve “Kendisi” sevgidir.
Verme eylemi “Kendisi” olduğu için ve kendinden kendisine olduğu için nazik ve asildir.

Efendinin bir elinin verdiğini diğeri görmez.
Çünkü Efendi Tek’tir. El de Tek’tir.
Alanda kendisidir. Verende kendisidir
Zendeki “Tek elin sesidir”.
Tek, Sessizlik olur.
Sessizce alır sessizce verir.

Efendi; “Kendini” kısaca;"sevgiyi" ve “sevinci” karşılaştığı her canlının varlığında aşkla ve sevgiyle, nazikçe, Ruhunun Asaletinde, ihtiyaç hasıl olmadan sessizce çoğaltandır.

Yaşamın Üstadı olmak ve Onda bir mana bulabilmek, bir anlamda yansıyabilme ve kendimizi çoğaltabilme sanatı değil midir?


Yazan Nilgün Nart

EL İNSAN

EL İNSAN İnsan Tanrı’nın sırrının sırrıdır…Mevlana Tanrı’da El İnsanın sırrıdır. İnsanoğlunun, Dünya gezegeninde ki milyon yıllık macerasını...